Milliyet Sanat Dergisi’nin Ekim 2011 sayısında yayınlanan Haluk Bilginer söyleşisinin yol açtığı tartışmalar ay sonuna yaklaşırken de devam etti. Fakat araya Türk-İslam sentezlemesi milli infiallere neden Hakkâri – Çukurca çatışması ve ardından Van depremi felaketi girince, gündem de bir hayli alt üst oldu. Bu benim için de geçerli. Günlerce, tiyatro camiasında neler oluyor bitiyor konusu büyük ölçüde gündemimden düştü.
Bu sırada, Milliyet Sanat dergisinin tiyatro editörü Asu Maro, Haluk Bilginer söyleşisinin magazin formatına sahip olduğu eleştirilerine itiraz etmiş olduğunu öğrendim. Haluk Bilginer’in tiyatromuza dönük ve sert bir üslup içeren söyleminden sorumlu tutulamayacağını, eleştiriler sert bir şekilde ifade edildi diye sansür anlamına gelen eylemlere imza atabilecek bir yayıncı tavrını yanlış bulduğunu belirtiyor. Bu konuda bana dönük eleştirileri de var.
Kendi adıma, Asu Maro’nun özellikle hedef tahtasına oturtulma ya da günah keçisi imalatına konu edilme eleştirisinin haklılık içerdiğini söyleyebilirim. Bu eleştirilerin konu hakkında yazdığım iki yazıyı bağladığı söylenebilir mi? Bu yazılarda özel olarak Asu Maro’nun şahsını ve mesleki kimliğini hedefleyen bir itibarsızlaştırma eylemi gerçekleştirmediğimi, esas olarak tartışmanın seyri ve sonuçları ile ilgilendiğimi düşünüyorum. Aksi bir tutum yanlış olurdu.
Bir konu netleşmeli: Örneğin son zamanlarda deprem felaketi vesilesiyle meydana gelen ırkçı nefret söylemlerine ya da basın yayın etiği adına açıkça ve doğrudan ilkesel bir ihlale işaret eden bir söyleşiyi tartışmadık. Öte yandan, dışardan bakıldığında, bu tartışmanın da, tiyatromuzun ihtiyaç duyduğu kurucu eleştiri ve söylem aşamasına doğru evrim geçirmediği, kişiselci tepki üretiminin ötesine pek geçemediği açık görünüyor. Bu olumsuz durumdan Asu Maro’nun da pay aldığını belirlemek zor değil. Zaten bu nedenle “Asu Maro’ya Yanıt” diyeceğim ama… demek zorunda kalıyorum. Bu tartışmada, bir kişiden söz ederken ve o kişinin bir tavrı ile ilgili eleştirel bir söylem kurmaya çalışırken, magazinel algı ve yansıtma kalıplarının devreye girme endişesine kapılmamak elde değil.
Tartışmaları asıl sorunlu kılan bu. Yoksa şu söyleşide şu hata var, şu yazı ya da görüş bildiriminde kastı aşan şu gibi ifadeler kullanılmış gibi meseleler tartışma sürecinde ikincil sorunlara dönüşebilir ve asıl tartışma konusu öne çıkarılabilir. Asıl tartışma konusu derken de, başta Devlet Tiyatroları’nın bu haliyle varlığının sorgulanması olmak üzere Haluk Bilginer söyleşisinde geçen eleştirileri kastediyorum.
Benim üzerinde durduğum mesele, tiyatro alanında meydana gelen ihtilafların kolaylıkla magazinel ve daha beter çerçeveler edinmesi; bu noktada, sanatçıların ve eleştirmenlerin yanı sıra yayıncıların taşıdığı sorumluluk. Asu Maro’dan farklı düşünmem, magazin söyleminin tiyatro camiası üzerindeki baskısının çok fazla olduğu tespitimden kaynaklanıyor. Tanıtım ve “eleştiri” adı altında sunumu yapılan karşı tanıtım tutumlarının ötesinde bir eleştirel söylemin çok fazla kurulamadığını, bu anlamda bir yayın zenginliğinin ortaya çıkamadığı görüşümde ısrarlıyım. İster istemez Milliyet Sanat da bundan payını alacaktır.
Bu meselenin kendisini (tabii benim gibi başkalarını da) aştığını tekrar belirteyim. Bir mesleğin nasıl icra edileceği, bireysel olarak tayin edilebilecek bir husus değil. O bireyin içinde yer aldığı kurumsal yapı ve oradaki konumundan insani çevre (bu vakada tiyatro camiası ile) ilişkilerine, belirleyici değişkenler devreye girer. Söz gelimi, Asu Maro ile Nedim Saban eşit konumda değildir. Biri editör, yazar ve muhabir sıfatlarıyla, o yayının yönetiminde söz sahibidir. Diğeri ise, bu iktidar karşısında tepki üretmek ya da yanıt oluşturmakla sınırlı bir söylem kurma şansına sahiptir. Bunu söylerken, Nedim Saban’ın Birgün gazetesinin ya da başka bir yayının kadrolu yazarı ve çalışanı olmadığını varsayıyorum doğal olarak.
Bu ilişkiyi demokratikleştirme ya da özgürlükçü kılma adına, yanıt hakkının tanınması asgari bir gerekliliktir. Haluk Bilginer’in söyleşisinde, isim verilmemiş olsa bile, Nedim Saban ya da tiyatrosunun işleyişine ilişkin eleştiriler dillendiriliyorsa, eleştirinin muhatabına da söz verilmelidir. Elbette bu tek başına magazin formatından sıyrılmanın garantisini vermez. Bir adım daha atılarak tartışma konusunun ciddiyetle ve derinlemesine ele alınmasını sağlayacak açılımlara ihtiyaç olacaktır. Bu konuda yayıncı çaba gösterir ve karşılığını göremezse, sorunun merkezi de kayacaktır. Fakat bu çaba olmaz ise, sorunun önemli bir parçasına dönüşecektir.
Bu örnekte, örneğin yayıncı kuruluşun dergisinde değil de gazetesinde Devlet Tiyatroları ile ilgili tartışmanın biraz daha genişletilmesinin magazin çerçevesinin dışına çıkılması için yeterli olmadığını düşünüyorum. Bu noktada, yayıncı mı yoksa genel olarak tiyatro camiası mı problemli karar vermek kolay değil. Karşılıklı bir besleme ilişkisi var, izlenimi ediniyorum. Mimesis gibi yayınların editoryal olarak seyirlik ya da gecikmeli olabilen bilgi paylaşımı ile sınırlı tavırlarının da magazin çerçevesinin aşılmasına katkı sunamadığını eklemek istiyorum.
Bu yazıyı özet bir tekrarla bitirmek istiyorum: Magazinleşme örneğin polemikler yaşandığı ve bu polemiklerde kişisel sataşmalar ya da pohpohlamalar meydana geldiği için değil, bu çerçeveye sıkıştığı, kapsam ve derinlik kazanamadığı için meydana geliyor. Yani tartışmayı neresinden tutsam ve geliştirsem sorusunun yanıtı da çok önemlidir. Bu anlamda, Milliyet Sanat dergisinin yöneticileri ve çalışanları vicdanen rahatız sonucu çıkarabiliyorlarsa, bir kez daha kendileriyle hemfikir olamadığımı söylemek zorundayım.
NOT:
Asu Maro’nun ben dahil kendisini eleştirenleri eleştiren yazılarından ya da yazışmalardan gecikmeli olarak haberim oldu. Bu yazılar Mimesis sitesinde yayınlanmadan, Mimesis okurları için görünür olmadan oradaki köşemden kendisine yanıt vermeyi etik olarak doğru bulmadım. Mimesis sitesini yöneten arkadaşlarımızın, bir şekilde Milliyet Sanat dergisinde yayınlanan Haluk Bilginer söyleşisi etrafında dönen tartışmalara yer verip bunu eksikli bir biçimde yapması, benim çok eleştirdiğim forumlaşma olgusuna işaret ediyor. Oysa Mimesis sitesi, bunun ötesinde, editoryal bir işleyişe sahip olması beklenen bir yayın. “Sosyal medya” denilen şeyin genel medya içinde bir alt kültür bölgesi olarak iş görmesi magazinleşmeye mi, kapsam ve derinlik arayışlarına mı hizmet eder sorusunu yanıtlamak önemlidir.
