Vicdan ve Adalet Nöbeti
13 Ağustos 2017

HDP’nin Diyarbakır’da başlattığı, İstanbul’a ve sonrasında Van’a taşınan Vicdan ve Adalet nöbeti, “HDP Kendisini Taşıtamıyor” tespitini doğrulayan bir çizgide ilerledi. CHP’nin ortada bıraktığı Adalet bayrağını HDP’nin devralması, CHP’nin kuyruğuna takılmak dışında siyasi inisiyatif göstermeyen Türk solunun da HDP’nin de canlanmasını sağlamayacak.

İşin sıkıcı, angarya gözüken ve kitlesellikten uzak kısmını üstlenmenin bir sonucu bu. CHP dışı Türk solu bileşenlerinin “Biz buradayız, ama halk nerede?” siyasetine HDP üzerinden Kürt hareketini de çekme hali.

Vicdan ve Adalet nöbetinin tutulduğu parklarda eylemin kitleselleşmesi önündeki başlıca engelin polis kuşatması ve denetimi olduğu düşüncesi yanıltıcı. Doğrusu, pasif direniş niteliğinde ve kitlesel destek talep eden böyle bir eylemin örgütsel altyapısının olmayışı. Halktan oy almak başka, halk hareketi olmak başka.

Bu gelişmenin iki sonucu var: Birincisi CHP’nin toplumsal muhalefet üzerinde kurduğu siyasi tekelin pekişmesi – ki buna “CHP-HDP yakınlaşması” da deniliyor. Yakınlaşma aslında yasal Kürt siyasetinin CHP’ye bağımlı kılınması ve bitirilmesi sürecidir. İkincisi yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimi için start veren iktidarın işinin kolaylaştırılması. Amaç Rojava devrimi sonrasında % 10 civarında seyretmeye başlayan blok Kürt oylarının parçalanması, olabildiğince CHP ve AKP arasında pay edilmesi.

Bir kısmı hapishanede, bir kısmı dışarda rehin tutulan HDP’li yöneticilerin bu siyasete olur vermesi, ayrıca ve başlı başına ele alınması gereken bir fenomen. Bedenler tam teslim alınamıyor ve bu nedenle denetim altında tutulması gerekiyor, ama ruhlar CHP ve CHP dışı Türk solu aracılığıyla teslim alınmış.

Kürt hareketini yönetenlerin hala anlamak istemediği bir nokta var: Gelinen noktada, Kürt hareketinin Türkiyelileşmekten önce Kürtleşmesi gibi bir sorun öne çıkmış bulunuyor. İki nedenle: 1) Silahlı özyönetim kalkışmasının acımasızca bastırılmasından sonra, Kürt toplumunun asimilasyona son derece dirençli bölgesel dayanaklarının ağır hasar görmüş olması, 2) halkları temsil etme iddiasındaki HDP’nin Türkiye açılımı yapacağım diyerek Türk solunun bir parçasına dönüştürülmüş olması ve Kürt toplumu ile bağlarının kopma noktasına gelmesi.

Doğrudur: Türkiye’de Irak ya da Suriye’de olduğu gibi bağımsızlıkçı ya da federal bir self-determinasyon siyaseti geçerli değil. Kürt hareketinin Kuzey Kürdistan’da yerel özerkliği ve Türkiye’de bunu içine sindirebilecek bir demokratikleşmeyi zorlaması doğru bir siyaset olmaya devam edecek. Kuzey Kürdistan deniz aşırı ya da sınırları kesin hatlarla çizilebilen bir sömürge olmadığına göre, Kürt toplumunun demografik ve coğrafi dağılımı göz önüne alındığında, bunun yolu aynı zamanda ve tabii ki Türkiyeli olmaktan geçiyor, fakat HDP aracılığıyla Kürt toplumunu Türk toplumundan uzak Türk solunun hamalı yapma, oradan da CHP’nin kuyruğuna takma girişiminden değil.

Kürt hareketinin HDP aracılığıyla CHP ile ittifak arayışı sonuç alamaz. Bu ittifak ancak belli bir mesafeden ve objektif zorunluluk nedeniyle, asgari bazı müşterekler üzerinden, geçici olarak kurulabilir. Örneğin 16 Nisan halk oylamasında resmen, cebren ve hileyle dayatılan anayasal diktatörlük sistemini tasfiye edecek ve ülke genelinde parlamenter temsili güçlendirecek partiler üstü bir cumhurbaşkanı adayı üzerinde uzlaşılması gibi. Zaten bu uzlaşma gerçekleşmez ise, asıl kaybeden CHP ve seküler Türk toplumu olacak.

CHP seküler Türk toplumu adına Türk-İslam iktidarının tamamen devlete egemen olmasına karşı çıkarken, Kürt toplumunu tasfiye programına sahip bir parti olmayı sürdürüyor. Bu nedenle, Selahattin Demirtaş’ın iddia ettiği gibi CHP’ye dönük “eleştiriler” ertelenemez, çünkü burada “eleştiri” Kürt toplumunu tasfiye siyasetine karşı yapılmaktadır. Bu “eleştiriyi” yapmayan bir hareket Kürt hareketi olamaz. Ancak Kürt hareketinin çözülmesine hizmet edebilir – ki milyonlarca Kürt oyunun aktığı HDP’nin Vicdan ve Adalet nöbetiyle kendisini marjinalleştirmesi de buna yaramaktadır.

Çare HDP’de değil. HDP gibi partiler geçmişte olduğu gibi bugün de ancak seçim partileri olarak işlevsel olabilir. Böyle bir partinin seçimlere girmesine izin verilecek mi, o bile belli değil. HDP bir yandan parklarda polis kuşatması ve denetimi altında marjinalleşirken, diğer yandan polisiye operasyonlarla aşamalı bir şekilde tasfiye ediliyor.

Dolayısıyla, HDP gibi seçim partilerinden önce, kelimenin gerçek anlamında Kürtlüğü inşa edebilecek, Kürtlere dönük her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmayı varlık gerekçesi haline getiren, eş zamanlı olarak Türk kimliğini ırkçılıktan uzaklaştırmayı hedefleyen bir Kürt demokrasi hareketine ihtiyaç var. Belirtmek gerekir ki, bu en az çeyrek asırdır devam eden bir zorunluluk, ama Kürt hareketinin kabullenemediği ve pratik gereklerini yerine getiremediği kronik bir problem haline geldi. Gelinen noktada artık hayati bir problem haline de gelmiş bulunuyor.

7 Haziran 2015 seçimi öncesinde Kandil çatışmasızlığı zorlayan İmralı’nın inisiyatifini sıfırlayarak, kağıt üstünde ve o da akıldışı bir şekilde yüceltilen Öcalan önderliğini yeni “irade” Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ aracılığıyla gölgeleyerek hâlâ özeleştirisini veremediği tarihi bir skandala imza attığı gibi, Rojava devriminin tetiklediği Kürt yükselişini taşıyabilecek bir strateji üretemediğini gösterdi.

Bu Soğuk Savaş sonrasında PKK’nin üçüncü stratejik yanılgısı: Birinci Körfez Savaşı, İkinci Körfez Savaşı ve son olarak Suriye Savaşı’nın Türkiye’de Kürt hareketine getirisi önce yükseliş ve sonrasında bunu taşıyamama oldu. Bundan da mesela HDP’nin Vicdan ve Adalet nöbeti gibi gösteri niteliğinde teslimiyet ve acizlikler, oradan da savaş siyasetine sıkışma hal ve gidişatı çıktı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder